''Mutluluk bilgisizliktedir, bir adam vardı. Bu adam evlendikten sonra,
karısına bir kutu dolusu elmas verdi. elmaslar sahteydi. Adam karısını,
verdiği elmasların pek değerli olduğuna inandırmıştı. Kadıncağız çok
mutluydu. Bu değersiz cam parçalarına bakarken gözleri doluyor, elleri
titriyordu. Bilgisizliğin verdiği bu mutluluğu, hangi bilgi verebilirdi? Ya
da bu elmasların sahteliğini bilmeyenin mutlulğuyla, bu elmasların gerçeğini
boynuna takan arasında ne fark vardır? ''
Bu satırlar, Holandalı bilgİn Didier Erasmus' un (1467- 1536) Mutluluğa
erişmek isteyenlere önermelerinden (Deliliğe Övgü-Encomıum Morias).
Erasmus mutluluğu tarif ederken bilgi ve bilgisizlik arasında ki farkın,
mutlu ya da mutsuz olmanın ikilemli mantığını çözümlemektedir.
Bilmemek mutluluktur! Mutluluk iyi olandır. İnsanı mutlu kılacak şeye
ulaşmanın yolunu bilgisizlikte sunmaktadır Erasmus. Peki ama bu doğru mu ?
Belki doğru değil ama mümkündür. Çünkü toplumsal yaşamın her alanında
kendini '' bilge'' gören ve başkalarını bunun doğruluğuna inandıran bir
yığın kişilik vardır. Bu bazen bir lider bazen sıradan bir grup üyesi; bazen
de herhangi biri olabilmektedir. Farkında olmasak bile bu kişilikler vardır.
Her zaman karşılaşılır. Bilmez bilir gibidir. Yapamaz yapar gibidir. Olmak
istediği herşeydir ama bir türlü kendisi olamaz. Bilmemeyle o kadar mutludur
ki kendisini bile anlamayı unutmuştur artık.
Bilmek ya da bilmemek! Bilmemenin mutluluk getirdiği varsayımı aynı
zamanda bireyin kendi doyumudur da. Birey doyuma ulaştığı ölçüde mutludur ve
doğrudur(!) Doğrular kendi bilgisiyle (!) vardır. Bu mutluluktur. Bunun
dışında bilgi ve istençler mutsuzluktur. Böyle bir kişi mutlu olmayacağı
gerçek bilgiden uzak durur. Onu yadsır ya da aşağılar. Bu bireyi narsizmin
patolojik düzeyine taşımakta gecikmez. Bu psikozla kişi kendini bir
ideoloji, bir grup; bir milliyet ya da bir aşiret kimliğiyle eşleştiğini
düşündüğün de yaşayabilmektedir ancak. Bu edindiği kimliğin dışında kalan
herşey ve her insan kötüdür. Çünkü iyi olsa zaten onun kimliğini
paylaşacaktır. Bu onu doyuma ulaşmaya iter ve onu eleştirmeyen aksine
övgüleyen ve onun her zaman doğru olduğunu söyleyenler bulmaya başlar ve
bulur. Bulduklarının dışında kalanlar ise iyi olamayanlardır. İyi olmayan ''
kötü'' , kötü olan da hasımdır.
'' Benimle olmayan benden değildir.
'' mantığının yıkıcılığı bundandır.
'' Kötüler'' bertaraf edildikçe ortalık temizlenecek ve hiç kötü
kalmayacaktır. İşte tam bıu sırada birey farkında olmadan kendi yaşamının
tek koşulu saydığı '' başkaları kötüdür'' yanılsamalı gerçeğini de ortadan
kaldırmıştır. Sonuç ne olabilir dersiniz?
"(...) Bireysel narsizim gibi grup narsizmide doyum gerektirir. Bir
grubun üstünlüğü, diğer herkesin aşağılığı yolundaki genel ideoloji belli
bir doyum yaratır. '' açıklamasını yapan Erich From devamla, '' dini
gruplarda, benim grubumun,
gerçek Tanrı' ya inanan tek grup olduğu ve bu nedenle benim Tanrımın tek
gerçek tanrı olduğu, diğer grupların da yoldan çıkmış inançsızlardan
varsayımıyla bu doyum kolayca sağlanır. '' demektedir. (Erich From- Sevgi ve
şiddetin kaynağı 1994)
''Siyasi hareketler narsistik kendini yüceltmeye dayandığı zaman
nesnellik yokluğu çoğu durumda korkunç sonuçlara yol açar. '' derken Erich
From adı geçen eserinde, bilincimiz-fakında olduğumuz şeyler- genellikle
üyesi olduğumuz toplumun farkında olmaya izin verdiği şeylerle sınırlıdır ve
bastırılan insan duygularının yol açtığı olumsuzluklara, dikkat çeker.
Hayatı yalnızca kendisinin ' doğrularıyla' algılayan ve bu ' doğrular'
bağlamında geçmişin kendisini şekillendirdiğini unutan ve kimliğini bulduğu
yerde hasbelkader varolanlar kendilerinin zembille gökten indirildiklerine
inanacak kadar ileri gidebilmektedirler.
Emeğin ve terin olmadığı yerde varolma herzaman kendiliğindendir.
Kazanılmamıştır, bedelsiz edinilmiştir bu varoluş. Bu nedenle gelişmeleri
umursamaz ve geleceği yönlendirmeyi düşünmez. Buda kişiyi eşleştiği
ideoloji, aşiret, milliyet vb dışında olan herkesi kendisi için tehlike
olarak algılar ve algılatmaya çalışır. Bunu beceremediği zaman egosunun
öznesi elinden kayıp gidecektir. Bu kalpazan kişiliktir. Yaşamı hep
manipüle etmeyi sever. Bu kişilikler bırakın realiteye ilişkin riskin ve
sonuçlarının işçisi olmayı hatırlamayı bile zul sayar.
Bireylerin ' kesin' olmayan doğruları ve tartışmayı red etmesinde ki
anlamsızlıkla bir ideolojik 'savunmanın' militanı olurken hangi düzeyde
kişilik bulduğuyla da bağıntılıdır. İdeolojinin değişmezliği, doğruluğu
kendi savunusunun temeli olarakta algılandığın da bireyde gelişim kendi
ürettiğiyle sınırlı olur.
Grubun veya ideolojinin varlığına yönelmiş tehlike (!) bertaraf edilecek
tek iş olacak. Kendi dışında olanın kötü olduğu yanılsamasıyla, ötekiler ve
farklılıklar iyi olarak algılanmayacak. Birey, grup; din ve ideolojiler de
kendini tüketen sanrılı iç dinamizmde ki düzenek budur.
Oysaki birey tartışan, düşünen; eleştiren, algılayan ve yeniden
şekillendiren olmalıdır elbette. Hem yadsıyan hem de yadsıdığı olan birey
gelişiminin ta kendisidir. Eski olanı yenilemektir. Bu bilince çöreklenmiş '
ben' olmanın aşılamayacağına inanan ve bunu savunurken ' ben' olmanın
hazıyla doyuma ulaşmanın kendine yönelmiş köhnelik olduğunu da anlatır. Bir
anlamıyla da bilincin, kendisinin sınırlı olduğu toplumun veya ait olduğu
grubun ideolojisi ve bu ideolojinin sınırladığı dünyayı aşmasıdır.
Kişi bilincini derinleştirirken kendini, geçmişi, bugünü ve geleceği
algılamak durumundadır. TıpkıYunan mitiolojisinde, Oedipus' un Thebes' e taç
giymeye giderken karşısına çıkan Sfenks' in ''Yeryüzünde hangi yaratık
dörtbacaklı, ikibacaklı ve üçbacaklı ve ne kadar fazla bacaklı olursa o
kadar zayıf ve güçsüz olur? '' sorusuna verdiği cevapta olduğu gibi. Yani
hem olumsuzlayarak gelişimine yol açan bir geçmişin sahibi hem de
gelecekteki insan şekillenmesinin gerçeğini de düşünecektir.
Bu ussallık, başlangıçta geri, yanlış ve mutsuzluk veren bir başkalık
olarak algılanabilir. Ama sonuçta kişiyi yanılsamalı idealeriyle
Dünya' yı değiştirme eyleminden uzaklaştırabilecektir. Kişideki ki akılcılık
bir takım itkilerin, düşünceler ve davranışlara esin olmaya başlamasıyla
yaşanan bir süreçte ortaya çıkar ki bilgisizlikte aranan mutluluğu
dönüştürür ve bilginin erdemine ulaştırır.
Descartes, İsveç kraliçesi Christine yazdığı 20 kasım 1647 tarihli
mektubunda, en eski iki karşıt görüş olan Epikuros ve Zenon' un göşrüşlerini
uzlaştırdığını söyleyerek, '' (...) Bütün kötülükler bilgisizlikten doğan ve
pişmanlıklar doğuran kararsızlıklardan geldiğine göre erdem, iyi
sandığımız şeyleri işlemekte gösterdiğimiz kararlılıktan ibarettir.
yaptığımız kötü bile olsa biz onu iyi sandığımızdan erdemli davranmış
oluruz. Netekim, yaptığımız iyi bile olsa, eğer biz onu kötü sanarak yapmaya
başlamışsak erdemli davranmış olmayız. Erdem bizim kararımızdadır. Övülmeye
değer biricik şey erdemdir. Ondan başka bütün iyiler övülmeye değil
beğenilmeye değerler. Amacımız iyi olanı bilmek ve onu istemektir. ''
(Filozofins historia-1995, Svante Nordin)
Mutluluk yerine erdemli olmayı seçmek insan kişiliğinde belkide farklı
bir ikilemi çözümlemektedir.
Stockholm, 1 nisan 2002