Türkiye gündemini hızla Avrupa birliğine kaydırdı. Başarılı bir diplomasi
kamuoyu desteğiyle sürüyor. Avrupa devletleriyle yapılan görüşmeleri Türk ve
yabancı medyadan izlemek olanaklı. Bu konuda Türk ve Avrupa basını fazla
ayrıntıya girmeden olumlu bir görüntü veriyor. Başarının kendisi bu görüntü
mü? Yoksa birlik üyeliği yolunda ciddi ilerleme midir? Bu yanılgı payı fazla
olan ilk görüntülerin arkasından ilerlemenin ciddi sorunlarda olduğu ortaya
çıkmaya başladı.
Performansta ki başarı öyle anlaşılıyor ki ciddi sorunları aşmaya
yönelik. Bunlardan 12 aralıkta öne çıkan Kıbrıs meslesidir. Kıbrıs bugünkü
sorunun çözülme noktasıdır. Türkiye bunun farkında ancak ileri sürebileceği
fazla da iddia yok gibi. Aksine birlik dışında kalmasını gerektiren
ekonomik, siyasal, hukuki ve sosyo-kültürel faktörlerle donanmış durumda.
Bunları aşabilmesinin kısa sürede mümkün olamıyacağını iki tarafta biliyor.
Örneğin bugün AB devletlerinde kişi başına düşen yıllık gelir ortalaması
23 200 Dolar, işsizlik oranı 7,4. 10 üye adayı devletin ortalama rakamları
ise kişi başına gelir 10 440 dolar, işsizlik 10,8 % , nufus 75 milj.
Bunlardan en yüksek rakamlar: 18 500 dolar kişi başına gelir, 4,0 %işsizlik
ve 0,8 milj. nufus ile Kıbrısa, en düşük rakamlar ise 9 200 dolar kişi
başına gelir, 18,4 % işsizlik 38,6 mlj.nufusla Polonya’ya aittir. (Tempus
41) Türkiye’de ise kişi başına düşen yıllık gelir 1 500-2 000 dolar,
İşsizlik 16 % Nufus 70 milj. Bu rakamlara denkte coplu bir demokrasi var.
Buna rağmen süren bir ilişki var. Bu ilişkide Avrupa’nın amacı anlaşılır
durumda. Ancak Türkiye neyi amaçlıyor bu halen net değildir. ‘demokrasi ile
buluşma’ ya da ‘Avrupalı’ olmak söylemi anlaşılamıyan amacını örtmektedir.
Bu örtü. 40 yıllık umursamazlık ve son 20 yılında Kürt savaşı rantının iç
politikada bir boyutu olarak ‘4 Kasıma’ kadar sürdü...
Elbette AB için sorunun siyasal ifadesi demokrasiydi. Kürtlerin de bu
söylemin arkasında durması ise hem herkesten daha çok ihtiyacıydı hem de
yapması gerekendi. Bunu dün yaptı. Bugünde yapabileceğini düşünüyorum. Ancak
garip olan Türkiye’nin batıyla olan ilişkisinde ki tutumuydu. 1998 yılında
‘AB’ adayı iken üyelikten çıkarılma kararının gerekçesi ‘Türkiye vatandaşına
işkence yapıyor. Vatandaşına işkence yapan bir devlet Avrupa birliğine
giremez!.’ Bu karar tek başına bile Türkiye rejiminin demokrasiden ne kadar
uzak olduğunu kuşkusuz anlatıyordu.
Oysa ki Türkiye Avrupa Birliğini oluşturan devletlerin birer demokrasi ve
hukuk devleti olduğunu biliyor elbette. Ama o kadar gariptir ki yeni hükümet
Avrupa başkentlerinde mekik dokurken ve demokrasi sözleri verirken,
Türkiye’de işkence görüntüleri ve polisin hışımı ayukka çıkıyor. Bu son
gelişmeler bile Türkiye’nin 40 yıldır taşıdığı ‘medeni bir devlet’ olma
iddiasının amacını bulanıklaştırmaya yetiyor. Fakat yolun sonu göründü.
Türkiye netleşmek zorunda. Bundan sonrası kartların açık oynanacağıdır.
Türkiye AB üyeliğine nasıl ulaşacak? Ya da İsveç, Finlandiya, Danimarka veya
Yunanistan’ın birliğe katıldığı koşulların Türkiye için geçerli olmadığını
iddia edilebilir mi?
Avrupa’nın dün olduğu gibi ne Türk tarafını oyalama ne de Türk tarafının
konuyu iç politika malzemesi olarak kullanma şansı kalmamıştır. 12 aralık
AB’nin genişleme ile ilgili politikasının kararlaştırılacaği ve Türkiye ile
ilişkilerini netleştireceği bir zirve olacaktır. Kopenhang zirvesinin önemi
Avrupalının bu yönde hesaplaşmasına sahne olacağıdır. Bu hesaplaşmada
Türkiye’nin de olması onun genişlemenin önünde ki engellerin tamamen
aşılamamış olmasının Türkiye ile ilintisi.
Bu engellerden biri İrlanda’nın tutumuydu.Genişlemenin birliğin
militarize olmasına, küçük devletlerin marjinalleşmesine ve sonucu olarak
güç paylaşımında ki dengenin küçük Avrupa ülkeleri aleyhine olacağı
nedeniyle karşı çıkmaktaydı. Bir diğer engel ise Almanya ve Avusturya’nın
serbest dolaşımın ucuz iş gücüne yol açacağı ve işsizlik sorunu olan Avrupa
için riskler taşıdığı endişesidir. Serbest dolaşım ve ucuz işgücünün eşitsiz
rekabete yol açacağı endişesi büyük ortak Almanya ve Avusturya’ nında
genişlemeye karşı çekincesidir. İrlanda engeli 19 ekimde yapılan halk
oylamasıyla kıl payı aşıldı. Almanya ve Avusturyanın çekinceside üyeliği
onaylanacak ülkeler için, serbest dolaşıma getirilecek kısıtlamayla aşılacak
görünüyor.
Üçüncü ve en sorunlu engel ise Kıbrıs. Türkiyenin yeni hükümetle
gösterdiği başarılı performans ve Kıbrıs kararlılığına duyulan endişe
bununla bağlantılı. Türkiye bu engele takılmış durumda. Engel ise AB’nin
genişleme politikasını tümden değiştirecek özellikte. Bu nedenle Avrupa
liderleriyle tek tek görüşen Erdoğan Kıbrıs konusunu 12 aralık sonrasına
erteletmeye çalışmaktadır. Ancak Yunanistan’ın tavrı çok net. Kıbrıs üye
olarak kabul edilmezse diğer aday ülkelerin üyeliğine veto kullanacak. Bu
ise genişlemenin belirsizliğe itilmesi demek olacaktır.
Türkiye’nin Kıbrıs konusunda ki tavrıda çok net. Eğer Kıbrıs üyeliğe
alınırsa Kıbrıs ‘Türk’ tarafına el koyacaktır. BM’in aceleyle yeni plan
ileri sürmesi ve bu konuda tarafların Kopenhang öncesi karar vermesini
istemesi, bu yönde bir gelişmenin önüne geçmektir. Yine bu yönde gelişmeler
gelecekte Türkiye ve Avrupa Birlğinin Kıbrıs’ta karşı karşıya getireceği
endişesidir. Bu sıkıntıya ne Türkiye girmek istiyor ne de birlik üyeleri. Bu
karşılıklı restleşme 12 aralık’ta iki tarafıda tatmin edecek bir kararın
çıkmasına yardım edeceğe benziyor.
Ama herşeye rağmen Türkiye Kopenghang’dan umutla dönmelidir. Bu
Türkiye’nin batılı olma iddiasında ki amacını ve kimlik arayışını
netleştirebilmesine tanınan yeni bir şans olacaktır. Türkiye’de değişim var!
Değişimi isteyen vatandaşın omuz verdiği yeni hükümet değişimi
sağlayabileceği ve Türkiye’nin AB üyeliğinin öngördüğü kriterlere kesinlikle
uyacağını iddia etmektedir. Bunun için zamana ihtiyacı olduğunun
anlaşılmasına çalışmaktadır. Yoksa üyelik için tarihin verilip verilmemesi
noktasında olmadığını bilmektedir. Aksine ilişkilerin yeni bir prosedürle
yeni bir takvime bağlanması görüntüsü vardır.
Büyük olasılıkla da çıkacak tatmin edici kararın merkezine Türkiye’de
Kıbrıs meselesinden daha çok direnç gösterilecek ‘AZINLIK EKSENLİ DEMOKRASİ’
alınacaktır. Bu karar yeni bir tarihten çok, ağırlıklı olarak Türkiye özel
statüde bir izleme kıskacına alınabileceği yönündedir. Bunun Türkiye’de
‘Demokrasi sürecinin hızlanmasına yardım edeceği kuşkusuzdur. Bunun
yanında yeni hükümetin ağzı yanarcasına anmaktan kaçındığı Kürt meselesine
bakışınıda netleştirecektir. Devlet Kürt sorununda yükümlendiği
sorumluluklarına uygun davranmaktan kaçınamıyacaktır. Demokratik ve
şeffaf bir Türkiye’de ekonomik göstergelerin hızla değişmeside mümkündür.
Türkiyenin ekonomik kaynakları buna oldukça elverişlidir. Artık Türkiye’nin
de kendisini bu ilişkilerle kimliklendirmesinin kaçınılmaz olduğunun
bilincinde olması beklenmektedir. Türkiye batılı olma iddiasını kendi
dinamikleriyle harekete geçirebilme yeteneğine yine demokrasi ile
ulaşabilecektir. Demokrasinin yerleştiği ve özgürlüklerin var olduğu bir
Türkiye AB ilişkileriyle batılı yeni bir satatü edinebilir. Bu batılı
kimlikle, İslam siyasal değil inanç boyutlu dinsel bir bir kimlik olarak
batılı kimlikle örtüşebilecektir.
Ancak gelişmeler Avrupa yakasında bu mecrada olması arzulanırken, Türkiye
de endişe verici gelişmeler söz konusu. Buda Türkiye’nin önümüzde ki
günlerde hızla ‘Kürt devleti ve Başörtüsü’ tartışmasına
çekileceğidir. Bu esnada Amerika Irak’a saldırmayı Türkiye desteğinde
geliştirmeye çalışırken, Türkiyenin Orta-Doğu’ya kaydırabileceğine dikkat
etmek gerekiyor. Bu gelişme Türkiyeye Avrupalı olmaktan çok uzak bir kimlik
edinmesine yol açacaktır. Bu siyasal İslamın devleti dizayn edeceği bir
kimlik olacaktır.
Türkiye batıya dönük duruşunu Orta-Doğu macerasına tercih etmeli...
10.12.2002